22 Mayıs 2012 Salı

Lütfü ŞAHSUVAROĞLU İle Çok Özel Röportaj... 2. Bölüm...

Entellektüel Türk Milliyetçisi Lütfü ŞAHSUVAROĞLU İle Röportajımızın 2. Bölümü'dür...

07 Ağustos 2011 Pazar 03:52
Lütfü ŞAHSUVAROĞLU İle Çok Özel Röportaj... 2. Bölüm...
 

12 EYLÜL

‘Her şey ne kadar da değişti’ gibi yaparken

Değişmek arzusunu dile getiren arkadaş,

Değişmek sence bu mu?

Bir çoban bile daha iyi değişir senden

Sürüyü otlatırken her gün farklı bakar mala, davara,

Kır çiçeklerine de…

Köylülükten kurtulmanın yollarını gösteren

Orta halli bir kasabanın orta halli yazarı,

Bize şehrimizi anlatmıyor da,

Şehrin kapılarını gecenin karanlığında istilacıya açanlar gibi

Arkadan vuruyor kardeşini üç kuruşa.

Anamızın yüzü nasıl da benzerdi şehrimizin yüzüne?!

Şehrimizi şimdi başka bir şeye benzetenler,

Aslında anamızı belliyorlar sinsice…

Anamızı ve doğal olarak kendi anasını da…

İki şey ancak ölümle unutulur diyordu Nâzım;

İki şey: anamızın yüzü ve şehrimizin yüzü…

Bu gelen nasıl bir ölüm ki…

Bana yaz dedi Çağatay, on iki eylülü

Ne yazayım, o zaman yazdım, başkaları gibi değil

Şimdi değil otuz yıl sonra değil…

O zaman…

O zaman kaç kişiydik ki zâlimin karşısında susmayan?..

Şehir unuttu her şeyi,

Şimdi dönüp başka şehir kuruyorlar, başka mâziler edinip

‘Zalimin karşısında susan dilsiz şeytandır!’

O yüzden tam 12 Eylül’de vurdum 12 eylülü.

Kenana mektuplar döşendim uzun uzun.

Hapislerinde yattım, kafeslerinde…

Yazdım, söyledim, haykırdım, işkence gördüm, işsiz kaldım

Nereden bileceksin?

Sen benim ne çektiğimi nereden bileceksin?

Uzaktın ümmet kardeşliğinden…

‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ bile diyemezdin delikanlıca.

Kaç yıl geçmiş; otuz mu, kırk mı?

Hâlâ karşıma çıkar durur her adımımda gençliğim

Geri dönüp duruyor yankıları sesimin…

Karşımda kendim… yirmi yaşlardaki kendim…

O yüzden atamam yanlış bir adım,

yanlış,

yeni,

değişmiş…

Çok fırsatlar çıktı, başka şehirlerde çok anahtarlar…

Fakat yirmili yaşlardaki kendim, yirmili yaşlardaki kendim

Mesuliyet, sadakat, samimiyet, hürmet ve aşkın fikri

“Bizi kullanmışlar” diyenlere inat

Elma yüzlü yirmili yaş yüzünden ka-ça-maz!

Ben korkmadım ki hiç…

Onlar korktular.

Korkuları postallarından belliydi.

Başları olmayan, apoletleri olan

Yüzleri, gözleri, kalpleri olmayan, miğferleri olan

Tertemiz üniformaları bir de…

Omuzları vardı, miğferleri vardı, postalları vardı

Ama başları yoktu… gözlerinden mi anladım?

Başı olmayanın gözü mü olur?

Ama bildim korktular benden… “korku postaldan belli olur mu?

Oluyor işte”, korkuyorlardı…

Kaç yıl geçmiş Çağatay dostum, hesap kitap ettin mi?

Kim derse ki “kullandılar” bil ki, bugün de kullanılıyor o

İnsan bir kere kullanılmaya görsün Çağatay,

Bir kere kullanılmaya görsün…

Korkup kaçanı tanırım ben

Sesinden tanırım, postalından tanıdığım gibi

Tanırım milletine sırtını döneni, şehrini kirleteni

Anasını satanları…

Şu dünyada üç şey vardır yenilir: biri elma, biri ayva, biri nar

Öyle ya ardından belli yâr diyeceği…

Muz diyebilmek için bütün bunlar dostum.

Anlayacağın değişen bir şey var; yâr…

Ben biliyordum böyle olacağını…

Kızların isimlerinin değişeceğini:

“Elif, Döne, Emine… yaylada pınarsınız, bereket siz varsınız.”

Karakoç’un Mihriban’ı da hayâl, Akbaş’ın kızları da…

Ayrılık hep masamın üstündeydi, yapamadım.

Hep masamın üstündeydi, izmaritlerdeydi…

Ayrılık çöplükleri ayıklayan, didikleyen,

Yahut kim kemik verirse bir parça

Ona koşan başıboş itlerdeydi.

İpini koparmış kayıklar gibiyim

Yüzüyorum başıboş sokaklardan sokaklara

Düşmanı ilk görüp de haber verememenin acısını duyuyorum

Ne kadar turuncu bakıyor minareleri camilerin

Ne kadar ölçüsüz, hadnaşinas, sipsivri

Neden üç şerefeli yaparlar, dört minareli

Kubbesi tabak kadar mahalle camilerini?

Görmezler mi ecdâdın merhamet kokan camilerini?

Ben ne anlatıyorum, onlar ne anlıyor?

Özgürlük sanıyorlar esaretlerini.

Beni atın o halde ırmaklardan birine!

Belki biri çekip çıkarır ilerde…

Ne balığa benzerim, ne ayakkabı eskisine.

Atlantiğin sularına erişmek istiyor ırmaklar…

Atlantiğin suları çalkanıyor.

Hırıltısı, hışırtısı, kızıltısı derinlerin…

Atlantiğin suları çalkanıyor.

Kendimi gördüm suyun dibinde;

Elma yüzümü gördüm kırk yıl evvelinin,

Kendimi gördüm bir elma gibi yüzü,

Atlantiğin dibinde.

Gündüzü mü kovalıyorum, geceyi mi?

Atlantiğin altında işim ne?

12 Eylül’de bıraktım her şeyimi…

Martıların ürkütücü sesini duyuyorum.

İstanbul’un saadetini anlatıyorlar;

“Gak gak ediyorlar, vak vak ediyorlar.”

Tehlikeden habersiz huzuru paylaşıyorlar;

Küçük, geçici didişmeler yetiyor onlara.

Atlantiğin dibinde İstanbul’u dinliyorum.

Yeni istilacılarına ne kadar da hürmetkâr;

Yaşasın bunlar ne kadar da demokrat!

Alacaklar postalların çiğnediği kaldırımlardan

İntikamlarını…

“Geç oldu biliyorum” diyor Üsküdar’daki kardeş

“Sen ki mağduruydun değil mi eylüllerin?”

Hayır diyorum, gak gak ediyorum, vak vak ediyorum

Kimse beni edemez mağdur!

Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim…

Mavidir tozlarım, mavi nurdan bir ırmak gibi uçuşur.

Medeniyet dirilişçiliğinin intikamla işi yok!

Unuttun mu Topçu’nun söylediğini def’aten?

“Hiç olur mu bir arada dinle kin?”

Leküm diniküm veliye din.

Herkes anayasasını alsın da gelsin…

İlknur KOÇ'un Özel Röportajı.... / www.haberarz.com

Haber ARZ: Son dönemde siyasetten uzak olduğunuzu biliyoruz. Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefatının ardından da genel başkanlık için isminiz üzerinde bir mutabakat sağlanmıştı. Ama aday olmadınız. Neydi aday olmamanızın sebebi? Yazıcıoğlu sonrası BBP'nin yapılanması hususunda neler söylemek istersiniz?

Aday olmak kadar saçma bir şey yoktur. Emanet ehline verilir. Bakın size İslamın asıl şartlarını söyleyeyim:

Bir: Allaha şirk koşmayacaksın! Yani ondan başkasından korkmayacaksın.

İki: haddi aşmayacaksın….

Üç: akletmez misiniz emri ilahisine uygun olarak akıl yürüteceksin.

Dört: emanete hıyanet etmeyeceksin.

Beş: emaneti ehline vereceksin.

Bu beşi aslında bir. Eğer bunları yapmazsan ne yaparsan yap Müslüman olamazsın. Bugün güvendiğimiz dağlara ne yağıyor? Allah’ı koyması gereken göğüs kafesine bir takım efendileri oturtmuş…

Haddi aşmış… Olması gereken yeri bilmiyor, durması gereken yerdi durmuyor. Herkes her görevi isteyebiliyor. Bilgisini seviyesini tartmadan her yere atlıyor. Başka akıl sahibi değil. Akletmiyor. Yanlış yapıyor. Sonra da Allah’ı suçluyor. Niye hizmetine koşmadı diye. Yine Nurettin Topçu’nun dediği gibi: Allah onların hiçmetçisi… Akif ne diyor:

“Hudayı kendine kul etti kendi oldu Huda…”

Sonra emanete hıyanet edebiliyor fütursuzca… çevreyi kirletiyor. Bulunduğu yeri kirletiyor. Şehrini yani anasını… hani der ya Nazım “şehrin yüzü nasıl da benzerdi anamazın yüzüne”

Emaneti ehline vermemek kıyametin kopmasını beklemek demek. İster büyük kıyamet isterse o toplum için gelecek olan felaket!

Şimdi bu fasıldayız ülke olarak, cemiyet olarak, siyasi grupçuklar olarak…

Haber ARZ: Son dönem ülkücülük ve Alperenlik üzerinde bir takım tartışmalar söz konusu. Sizce ülkücü kimdir? Alperen kimdir? Bu kavramlar aynı mıdır farklı mıdır?

İkisi de benim yıllardır anlattığımı anlamamışa benziyor. Yoruldum ama bıkmayacağım. Ülkücülük peygamberi tavırdır. Ülkü devleti kurmaktır. Teoman Durali’nin dediği gibi: Türklerin en büyük meziyeti ülkü devleti kurmalarıdır. Ülkü devleti çok önemli bir kavram. Başka devletler gibi değil… hani şair der ya; başını bir gayeye satmış kahraman…

Adanmışlık… nezir serencam…Allahın yeryüzündeki gölgesi… Adalet ve hareket… Pitirim Sorokin, bir medeniyeti ancak ve sadece ülkücüler kurar yahut ibda eder, diriltir der. Bu anlamda ülkücülük alperenlikten de üstündür. Ama ülkücü zaten tarihte de birkaç kişidir. Alperenlik en mükemmel meslektir. Yani alperen önce meslek sahibi olur. Ülkü devletini kurmak için o birkaç büyük ülkücü için canını hiçe sayar ve derviş gazi – alp eren mesleğini sürdürür. Her ülkücü aynı zamanda alp erendir. Nasıl ki büyük ülkücü yani medeniyetimizi dirilten (mimaride) Mimar Sinan da aynı zamanda bir alp-erendir. Yani savaşlarda gazalarda o da vardır. nasıl ki, padişahların hasları da… nasıl ki, Evliya Çelebi de… nasıl ki Mehmet Akif de…

Yani ne Ülkücülük ne de Alperenlik bir siyasi bölünme aparatı olarak kullanılabilir. Bu iki bileşik ve iç içe kavramın zıtlığı mümkün değildir. Siyasi parti kalabalığı hiç değillerdir. Anlaşıldı mı?

Haber ARZ: Eğitimle iç içe olan biri olarak Alperen Ocakları'nın eğitim faaliyetlerini yeterli buluyor musunuz? Tavsiyeleriniz nelerdir?

Hiçbir tarafın eğitimini yeterli bulmuyorum. Hiçbir cemaatin eğitimi de, hiçbir partinin eğitimi de, eğitim kurumlarının eğitimi de yeterli değil… üniversiteler ticari kuruluşlar haline geldi. Pazarlamacı hepsi. Akademik hayat öldü. Medya zır cahil dolu. Siyasi partiler fırsat kollayan genç toy savcı, kaymakam, bürokrat, akademisyen ve gazeteci kaynıyor.

Biz Ülkü Ocaklarında da sonrasında da Muhsin başkanla en çok bu mesele için kafa patlatırdık. O sıkıntıyı anlatırdı ve otomatikman bize görev düşerdi. Özellikle özel seçilmiş ve vicdanını hür kılabilecek vasıfta adeta kendini görevli hisseden, seçilmiş hisseden gruplar oluştururduk. Onlara özel seminer programı hazırlardık.

Mesuliyet, samimiyet, sadakat, aşk, merhamet, hörmet, tecessüs çizgisini esas alan böylesi özel programlar yapılabilir. Her alp eren en az beşyüz kitap okumalıdır. Bunların listesi zaman yenilerdik. Bunu 70’li yıllarda da yaptık, 90’lı yıllarda da…

Gerçi kişi kendisi bunları keşfetse daha iyi olur, ama yönlendirmek teşvik etmek de mümkündür. Zararlı değildir en azından…

İlknur KOÇ'un Özel Röportajı.... / www.haberarz.com

Haber ARZ: 12 Eylül tarihinde yapılan anayasa referandumunu çok sert dille eleştirmiştiniz. Hatta “ Bakın açıkça ilan ediyorum: Bu evet kampanyası İslam’dan nasipsizdir. Hiçbir estetik kaygı taşımamaktadır. İslam’ın hürmet, merhamet ve aşk medeniyetinden haberi yoktur. O kadar inciticidir ki, sadece yaşayan insanları değil, mezardakileri de rahatsız etmiştir. ” gibi çok sert ifadeler kullanmıştınız. Bunun neticesinde de Bugün ve Zaman gazetelerine verdiğiniz röportajlarınız yayınlanmamıştı. Neydi bütün bunların özeti?

Sert mi? Bana göre hayli mutedil bir açıklama o… Muhsin başkan da çok çok bu şekil suistimal edilmişti. Sözleri çarpıtılmış yahut tuhaf bir süzgeçten geçirilmişti. Nuri abi de şikayetçiydi. Türk Ocakları yani. Sonra Turan Güven de benden sonra vakfımızın başkanı olduğunda aynı şeyler onun da başına gelmişti. Ayrıca bu türden yayıncılık iğrençtir ve sahibini de yaralar. Onları da kurtarmak için öğretici bir tepki ortaya konmalıdır. N’oldu? Memnunlar mı hayatlarından? Kul hakkıyla gittiklerinde ne cevap verecekler orada?

Evet bu en büyük kul hakkıdır. Altından kalkamazlar. Ayıptır ve faşizmin her türlüsü ayaklarımızın altındadır.

Evet iman tazelemeli ve kimim ben ve bu hal neyin nesi demeliler, demeliyiz….

Yok öyle üç köfte beş kuruşa…

Haber ARZ: Referandum süresince gerek ülkücü isimlerin gerekse Şehit Muhsin Yazıcıoğlu'nun isminin ve resminin kullanılmasını doğru buluyor musunuz?

Ya demin bir yerde daha söyledim. Geç bunları bir kalem…. Referandum neydi? Var mıydı öyle bir şey… Allah Allah anayasa mı yaptık… babayasa mı babo…

Haber ARZ: Birkaç yıl önce başlatılan ve dalga dalga büyüyen adına da Ergenekon ismi verilen operasyonları nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca dava ismi birçok Milliyetçiyi rahatsız etmişti. Sizin görüşünüz nedir?

Önceden çok kızdım. Bu ismi takan düpedüz manyak dedim eğer ajan değilse….

Fakat bundan sonra yani ahanda bu dakkadan itibaren yanındayım. Ergenekon da ortaya çıksın. Ötüken de… Buhara da Semerkand da… Kahta da… Penisilvanya da… Şike de… Şükür de… tövbeler sevaplar günahlar, kasetler, cdler, bütün ne varsa… şaka bi yana ben bütün meslek sahibi olmayanları asalak görürüm. Üretime katkısı olmayan, teknik olarak bir işe yaramayan herkes asalaktır. Devlete yüktür. Milletvekilleri, medya mensupları, akademisyenler, hukukçular hele başta, resmiler gayri resmiler, istühbarat yaptığını zannedenler, diplomasi yaptığını zannedenler, güvenliğimizi temin edenler-edemeyenler, okullar, hocalar, bir tek köylüler lazımdır bize… bir de işçiler, mühendisler… gerisi işe yaramaz. Ne sanatçımız sanatçıdır, ne alimimiz alim… o halde niye milletin sırtından geçinsinler… insinler milletin sırtından…

Demek ki düzenli eskisi gibi bir darbeye deşebbüs edilmiş ama bu sefer Amerika izin vermemiş nedense… nedenseye takılan yok nedense?...

Yahu kardeşim geç bunları bir kalem….

Size ne, bize ne? İki kukla var; kuklacı ikisini de oynatıyor işte bu kadar!

İlknur KOÇ'un Özel Röportajı.... / www.haberarz.com

Haber ARZ: Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindekilerin hayatını kaybettiği hadise konusunda ilk günden beri skandallar bitmek bilmiyor. Siz bu hadisenin en başından beri sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kaza mı? Suikast mı? İhmaller var mı? Varsa bu ihmallerin sorumluları kimler? Bundan sonra neler yapılmalı?

Yok ya…. Yapılması gerekeni ulu orta söyleyeceğimi mi zannettiniz?

Bu konu hassas bir konu ve ben bunu kimseyle paylaşmam…. Yapılması gerekenler yeri gelince yapılır. Bu da mağdur edebiyatı gibi birilerinin işine yarıyor. Konuşmak doğru değildir. Yeri geldi mi, hesap görülür.

Haber ARZ: Siz o dönemde yanında siyaset yapıyor olsaydınız, kazanma ihtimali dahi olmayan bir beldeye o şartlarda gitmesine izin verir miydiniz.?

Bu soru da yanlış… ne yani başkan partisinde çalışanların itelemesiyle oradan oraya gidiyor…

Bir kere bir şey söyleyeyim. Son geziye çıkmadan bizim evde sabahladık. Ya bırak gitme, ne işin var lüzumsuz seçim gezilerinde; bu iş konjonktür meselesi bir gün gelir bizim de çağımız; eve dönüş stratejisi-inziva kültürü salık verdim; daha önce de vermiştim. Her şeyden bıkmış o saf –pür insan yüzünü gördüm. O sanki gideceğini biliyor gibiydi. Ama ruhani bir şeydi bu. Yani Allah onu çekti aldı, bu yaşanan bütün musibetlerden… Güzel bir ölümle öldü. Allah adanmışlara öyle ölüm nasip etsin. Geri kalan yine meslek erbabının yapacağı bir iştir. Öyle önüne gelenin konuşup yoracağı tüketeceği sonra milletimize sosyal psikolojik faktör olarak döneceği bir şey değildir.

Haber ARZ: Empati ve Protokol başlıklı bir yazınızda “ Bugünlerde cemaat dışında bulunan garibanlara da empati ve sempati besliyorum. Acıma duygusu işte…” şeklinde bir kısım var. Cemaat dışında olanlara acımanın sebebi nedir?

Niye cemaate de acıyorum. Her cami cemaatine… Saf tuttuğu kardeşinin derdini bilmeyene acıyorum. Cami mimarisi nasıl olur diye bilmeyen cami yaptırma derneğine de… AVM’leri mabet gibi görenlere de acıyorum. İçinde kalvinizm olduğu halde onu İslam zannedenlere de… bugünlerde liberallerin kazığını yemiş bulunmanın dayanılmaz endişesini ve bir tereddüdün romanını yaşayan cemaate de acıyorum. Acıma duygusu insanidir. Bütün bunlara acırken ne yaptığını bilmeyen eski alışkanlıkları ile yanlış işlere tevessül eden ama bunu emir komuta zinciri içinde yaptığı halde şaşkınlık yaşayanlara da acıyorum. Bak işte burada da SUDUR KİMİN KİMİ YİYECEĞİNE KARAR VEREN şiirimi hatırladım. Şöyleydi:

SUYUN KARARI

Sular yükseliyor…

Sular yükseliyor, karıncaları yiyor balıklar.

Ruhum med ve cezir gibi iniyor çıkıyor…

Denizde dalgalar ve köpükler bir iniyor, bir çıkıyor.

Sular yükseliyor…

Şimdi kim karınca, kim balık?

Sular yükseliyor ve ben karıncaların yoldaşıyım.

Vay halimize!...

Sular yükseliyor, tufan mitosunu hatırlayın.

Seller ne varsa katacak önüne şimdi…

Çıkın yükseğe, daha yükseğe...

Nuh tufanından beri yükseliyor insanlık

Hayvanatla birlikte.

Sular çekiliyor…

Sular çekiliyor, balıkları yiyor karıncalar.

Terkedilmiş bir kent gibi kıyılar…

Leşler, üzerinde karıncalar.

İntikam duygusuyla daha saldırganlar…

Şimdi daha keskin dişleri var.

Balıklar… ki, deryânın özgür şövalyeleri

Suda yitirdikleri Leylâları arar.

Ben silahı elinden alınmış askerin yanındayım…

Karıncalar kemiriyor kemiklerimi, iliklerimi.

Karıncalar! Yoldaşımdınız, ne oldu?

Sular çekiliyor; kanım çekiliyor neden…

Parmaklarım böyle mor, uzanıyor geceye

Karanlık ve ölüm gibi…

Sudur kimin kimi yiyeceğine karar veren.

Haber ARZ: Abdullah Öcalan'ın yakalanıp getirildikten sonra asılamamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Orada MHP başta olmak üzere meclisteki temsilcilerin iradesizliği var mıydı? Nitekim bebek katili bugün yattığı yerden dağdakileri yönetmeye devam ediyor. Şartları ise dağlara nazaran çok daha iyi!

Onun şartları her zaman iyiydi. Asılmaması bir anlaşmanın ürünüdür. Burada önemli olan kimin derdest edip önümüze attığıdır.

Haber ARZ: Bu günlerde Özellikle Bdp pervasızca açıklamalar yapıyor, devlete meydan okuyor hatta kendi devletini ilan ettiğini söylüyor. Bu durumun sebepleri ve çözüm önerileriniz nelerdir?

Bu konuyla ilgili Kürt Sorununa Türk Tarih Felsefesi Açısından Yaklaşım adlı araştırmamda değinmiştim. Beş yıl önce. Ama devlet yetkilileri okumadılar. İş işten geçti. Fakat vakit o kadar geçmiştir ki çok erken sayabiliriz. Yani her şeye yeniden başlanabilir.

Haber ARZ: Kürt sorununa bakışınız ve çözüm önerileriniz nelerdir?

Dedim ya… Kitabımda var. Hadi bir parça bahsedeyim: En radikal olanından. Bu işi Kürt milliyetçiliği çözer. Milliyetçilik zira demokratikleşmeyi getirir. Çoğulculuğu getirir. Milliyet kavramını getirir. Bugün bölücü örgüt milliyet kavramından hele hele Kürt milliyetinden bihaberdir. Nasıl ki Türk milliyetçiliği İslam medeniyet dairesi içinde birleşytirici ve emperyalizme karşı koyucu faktördür. Keza Arap milliyetçiliği… ve diğer mazlum milletler milliyetleri ve milliyetçilikleri. Hani der ya Akif; “Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz”

Şimdi Akif’in bu sözünü anlayamayan bazı İslamcı kardeşler asabiyeciliği, etnik milliyetçiliği ve kavmiyetçiliği milliyetçilikle karıştırarak aslında İslam kardeşliğine bomba koyuyorlar ve sözde liberallerin oyununa geliyorlar. Halbuki İslam aleminin en büyük düşmanı liberalizdir. Çünkü onlar Tanrıya inanmazlar. Tanrı öldü yaşasın birey sloganlarıdır. Tanrıyı yok eden zihniyet, bireyi putlaştırıp ne kadar Allahın gücüne giden maraz varsa onları ihya ederler.

Zaten yakın gelecekte Müslümanlar bu global zihniyet çözülmesinin üçyüz yıllık oryantalizmin projesi olduğunu anlayacak ve “ben ne yaptım mukaddes emaneti nasıl da ayaklar altına aldım” diyerek ahlayıp oflayacak ama iş işten geçmiş olacaktır.

Dilerim o sırada cemaatlerde yetişmiş masum ve yetenekli Anadolu evlatları heder olmaz.

Bir de Kürtler yine bir tuzağa düşürülüp yeni bir katliama maruz kalmazlar.

Zira ABD bölgeden çekildikten sonra Arap dünyası bunun bu son zilletin kaynağı olarak işbirlikçi Kürtleri suçlayacak ve maazallah yeni cinayetlere zemin hazırlayacaklar. O zamana kadar Bediüzzaman’ın dediği gibi Türkmen, Kürt, Zaza, ve diğer bütün budunlarımızın yekdiğeri olmadan ayakta duramayacağını bilmeliyiz ve yeni bir büyük birlik projesi geliştirmeliyiz.

İlknur KOÇ'un Özel Röportajı.... / www.haberarz.com

YORUM YAZ

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

      Yorumlar
      Toplam 1 yorum mevcut

    • galip alkurt 10 ay önce yorumlandı

      Olmuyor Lütfü abi olmuyor.Siz kitaplardan aydınlatayım derken karanlığa gidenler oluyor.Yol gösterirken ,yola taş atanlar ,taş koyanlar rahmetlinin adını kullanarak bir nesli yokediyorlar.?Bu kutlu hareket kimlere emanet edildi?Emanetler ayak altına alınıyor hala köşenizde kitap yazıyorsunuz amma adam yazdığınız kitabı okumuyor ki,yaşamıyor ki,sizinde dediginiz gib büyük birlik ruhui tam bir liberal ruha dönüştürülüyor.Bir nesil mahfoluyor,yokoluyor. Mukaddes emanet ayaklar altına alınıyor,tavır koyacak,dur diyecek,çare olacak erenler aranıyor.Dur diyecek ,yeter diyecek sevdalılar aranıyor.Sonra çooook geç olacak çok geeç.

    GAZETE MANŞETLERİ

    HAVA DURUMU

    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    ANKET Sonuçlar Tümü

    ?Sizce en iyi yerli polisiye dizi hangisi?

    NAMAZ VAKİTLERİ

    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    SPOR TOTO SÜPER LİG

    Tür seçiniz:

    KARİKATÜR

    ARŞİV