22 Mayıs 2012 Salı

Şehirlerimiz I

26 Ocak 2012, 22:49
Şehirlerimiz I
Kenan ALGÜN
 ŞEHİRLERİMİZ -I-

KÜLTÜRÜMÜZÜN ŞEHİRLERİ VE ŞEHİR KÜLTÜRÜMÜZ

Bundan bir müddet evvel eski bir bakanın, bir sanat insanının 25. Sanat yılı münâsebeti ile tertiplenen bir toplantıda sarf ettiği, muhafazakâr çevrede oldukça tepki ile karşılanan ve aslında bir iç muhasebesi manası taşıyan muhafazakârlıkla âlâkalı şu sözleri çok isâbetli bir teşhisi de ihtivâ ediyordu.
''Özellikle kapitalist iktisadiyatın toplumsal hayatımızda egemenleşmeye başladığı 60’lı yıllardan bu yana, bu sürecin çarpık bir sonucu olarak (kendi medeniyetimizin şehir kavramının yerine geçen ve adına kent denen) yığınlaştırılmış taşralılık olgusunun ortaya çıkardığı toplumsallık, kendi değerlerinin üzerinde yükselen bir kültür olamadığı, modernitenin baskısına maruz kalarak özgün kimliğini yitirdiği için, muhafazakârlık olarak anılamaz, adlandırılamaz. 
‘kendi medeniyetimizin şehir  kavramının yerine geçen ve adına kent denen’ ifâdesi ile bugünki çarpık içtimâi vaziyetin müsebbibi olarak gösterilen şehirlerimize dâir, sırası ile 4.7.2010, 6.7.2010, 20.7.2010 ve 10.8.2010 târihlerinde kaleme alarak kenanalgun.wordpress.com  adresindeki şahsî bloğumda yayınladığım makâlelerimi birincisinden başlayarak âlâkanıza takdim ediyorum.   K.A.

KÜLTÜRÜMÜZÜN ŞEHİRLERİ VE ŞEHİR KÜLTÜRÜMÜZ

Anayurdumuz Orta Asya bozkırlarında sürdürdüğümüz ‘göçebe’ hayatımızda ‘Yurt’ tesmiye olunan çadırlarımızda yaşar, hayvancılıkla iştigâl eder, bol bol savaşırdık.
Kılıç zoru ile bir Kaan’ın tâbiyetine girsek de ‘bizden olan’, sâdece kendi ‘Boy’umuzun çoğu akrabâlarımız olan ve yazılı olmayan töre ile münasebetlerimizi tanzim ettiğimiz çadır komşularımızdan ibâret idi. 
Böyle bir hayat tarzı; bizlerin, yerleşik hayâtın medenî imkânları ile, şehirlerde yaşamanın tabii gereği olan sâbit mekân ihtiyacı ile, mekânlara ruh estetiğini yansıtacak mimârî tarzı ile, eğitim müesseseleri ile, yazılı kültür ile, zamanının teknik âlet edevâtı ile ve hukuk ile tanışmamızı, batıya yolculuğumuzda yerleşik medeniyetlerin sâhipleri ile karşılaştığımız çok ileri zamanlara ertelemişti.
İslâmla şereflenip hukukla tanıştığımızda şehirli olma vetiremiz de başladı. İstikâmetimizi batıya tevcih ederek şimdi bulunduğumuz nihâî durağımızda yerleşinceye kadar geçtiğimiz yollar üzerindeki medeniyetlerden devşirdiğimiz kültür zenginliğimiz, vatan edindiğimiz bu topraklarda yerleşik kadim milletlerin şehirli-medenî kültürü ile harmanlanarak kemâle erdi.
İslâm dîninin insana bahşettiği ruh sükûneti ve iç huzûru, hayâtımızın her safhasında tezâhur etmeye başladı. Kimliğimizin mücessem ifâdesi ve kültürümüzün menbâı, rûhumuzun huzûrunu aksettiren âyinemiz, lîsân-ı hâlimiz olan şehirlerimiz yükseldi, gelişti, çoğaldı. Taşa ruh katan tarz-ı hayâtımızı lisânımıza mısrâ mısrâ nefh ile dîvân binâ eyledik.  Mîmârîmizin rûh-u mücerredinden yankılanan dîvânımızın nağmelerini mûsıkîmizin bestekârları şehirlerimiz bestelediler.
 Şehirlerimizi kubbelerle tezyîn ettik. Zamanla altıgenden kubbe’ye inkılâb eden tavan çatma üslûbumuz bu tarzı bize mâl etti. Kubbe âdetâ İslâmî mîmârînin bize has remz’i hâline geldi.
Bir sâdekâr ustalığı ile taşı cevâhir gibi işleyen mimarlarımız ve ustalarımız eliyle binâ edilen her biri kültürümüzün kimlik nişanı olan câmîler, saraylar, köşkler, imâretler, medreseler, şifâhâneler, kervansaraylar, hanlar, hamamlar, bedesdenler, köprüler, kışlalar, mektebler gibi mîmârî şâheserler yemyeşil tabiî dokusunu bozmadığımız şehirlerimizin taştan mücevherleri idi. 
Külliyesi içinde mutlakâ küçük çaplı da olsa bir ilim mekânı, imâreti bulunan ahşap ya da taş ama sanatkârâne ince zevkle nakış nakış işlenmiş câmîleri merkeze alan, birer mîmârî şâheser olan çarşılarında ‘bizi aldatan bizden değildir’ i’tâbını şîâr edinmiş tüccar esnaf ve zenaatkârı istihdam eden, hamamlarında pir-ü pâk olunan, mahâlle mahâlle iskân ettiğimiz kasabalarımız vardı. 
Her önüne gelenin keyfince yerleşip dilediği gibi davranarak yaşayabileceği yerler olmayan mahâlleler, devletin olduğu kadar mahâllelinin de denetlemesinde idi. Tavsiyesiz yabancılar mahâlleye pek kabul edilmez, edilenler ise mahâlleli tarafından sıkı tâkibâta alınır idi. Mahâllenin âdâbına uymayan davranışlara mahâlleli müsâmaha göstermez, müdâhale ederdi. Mahâlleli komşusundan emin idi. Basit ihtilâflarda hâdise mahâllenin ileri gelenleri, din adamları tarafından mahkemeye yansıtılmadan fakat hukuk içinde sûlh temin ediliyordu. Şehir ve kasabalardaki içtimâî hayâtın denetlenmesi müteselsilen mahâlleli tarafından yapıldığından, âsâyiş için kolluk kuvvetlerine pek az ihtiyaç duyuluyor idi. Bu hususa bu satırların yazarının da çocukluk zamanlarında şâhit olduğu gibi evlerde dış kapılar husûsen gündüz vakti kilitlenmez idi.
Mahâlleler can yoldaşlığı komşulukların yaşandığı muhitler olduğu kadar, bir ömür sürecek arkadaşlıkların temellerinin oyunlarla atıldığı ve topyekûn mahâllelinin gözetmesi altında çocukların hayâta hazırlanıp yetiştiği tabii mektebler idi. ‘Bizim’ zamanlarımızda (bizim kültürümüzün yaşandığı zamanlarda) çocuk, terbiyesi îtibârı ile ‘fîsebîlillâh’ idi ve her kes her çocuğun terbiyesinden mes’ûl idi.
Sâdece çocukların değil, kadın erkek her yaştan mahâllelinin âdâb-ı muaşeret, edeb erkân hattâ mûsıkî eğitimi hizmetini deruhte ederek insanlar arasındaki kardeşliği pekiştiren şimdiki kültür merkezi muadili tekkeler şehir ve kasabalarımızda hemen her mahâllede mevcud idiler. Öyle ki bazı tekkelerdeki mûsıkî eğitimi son derece ileri idi. Türk Klâsik Mûsıkîsi ve Tasavvuf Mûsıkîsi dünyaya müziğin zirve eserlerini kazandıracak zenginliğe bu tekkelerde yetişen üstadlar vasıtası ile erişmiştir.
Ölümü ‘yerin üstündeki hayâtın yerin altında devam etmesi’ kabûl eden bir anlayışın neticesi olarak mezarlıklarımız bile mahâllelerimizin hemen yanıbaşında bulunurdu. 
Yol kenarlarında ve meydanlarda ‘Rızâen lillâh’ yaptırılmış sebiller, çeşmeler ‘sâhib-ûl hayrât vel hasenât rûhi çün fâtihâ’ bedeli karşılığı gelene geçene su ikrâm ederdi.
Meskenlerimiz ise sonsuzluğa gözünü dikmiş ve benden başkasına burada yer yok anlayışındaki değişmeye mânî batılı taş evlerin aksine, sonrakilere ‘arzuna göre değiştir’ kolaylığı sağlayan ahşap, mustakil meskenlerdi.
Komşunun evi ile âdetâ  ‘her zaman yanındayım ve senin külüne muhtacım’ dercesine omuz omuza evlerimiz, âile mahremiyetini mahrem nazarlardan olabildiğince saklayan bir o kadar ince zevkle inşâ edilmiş huzur mekânları idi. Bahçeler meyve ağaçları ve çiçeklerle ruhlara huzur veren küçük bir cenneti andırır, bahçe mahsulü sebzeler sofralarımızı birer ‘mâide’ye çevirirdi.
Meyvelerden kaynatılan murabbâlar, pencere önündeki cam kavanozlar içinde güneşte demlendirilen gül şurupları, envâî çeşit hoşâb’lar, sağlığımızın başdüşmanı alkollü ve gazlı içeceklerin olmadığı ‘bizim’ zamanlarımızın doyumsuz ağız tadlarımızdı.
Bazı mahâlle ve muhitler ise zengin konaklarının çevresinde teşekkül etmiş idi. Meselâ Boğaziçinin bugün vapur yanaşan iskelelerinin bulunduğu muhitler, vakt-i zamânında zengin paşaların konaklarının etrafında, konak hizmetlilerinin evlerinin olduğu küçük muhitler iken zamanla gelişerek bugünki hâllerine inkılâb ettiler.
O zamanlar konaklar şimdiki zengin mâlikâneleri gibi yüksek surlarla ve dikenli tellerle çevrili olmadığı gibi, kapıları fukarâ-i sâbirîne kapalı değildi. İhtiyaç sâhipleri rahatlıkla konak sahibine mürâcaatla ihtiyâcını karşılayabiliyor idi. Ramazanlarda ise konakların kapıları herkese açılıyor idi. Bu hâl zengin fakir arasında muhabbet tesis eden, servet düşmanlığına mahâl bırakmayan içtimaî barış vesîlesiydi.
Çok uzak olmayan mâzîmizin şehirleri; kültürümüzün va’zettiği nizam ve ihtiyaçlar temeli üzerinde ‘kültür şehri ‘ olarak kurulmuş, kuruluşunun ortaya çıkardığı neticeleri de temelini bina eden kültürümüzle kaynaştırıp ‘şehir kültürü’ ve ‘şehirli tasavvuru’ meydana getirmiş şehirlerdi.
Hemşehrîleri ‘Şehir Kültürü’ sahibi, şehirli insanlar idi. 
Devlet şehirlerin nüfuslarını mahâllerinde iskâna gayret ediyor, toplu ve denetimsiz göçlere izin vermiyor idi. Böylece her şehir tabii nüfus artışı nisbetinde büyüyor, bu nisbette artan ihtiyaçları da kolaylıkla karşılanabiliyor idi. Sivil cemiyet yukarıda mahâlle misâlinde bahsi geçtiği gibi asâyiş ve sûlh meselelerinde devletin ehemmiyetli bir yükünü azaltmıştı.
Şehirler mâkûl nüfus kesâfetinde, mâmur, nisbeten eğitimli, şehir kültürüne sahip ve daha da mühimi birbirini tanıyan insanlardan mürekkeb olduğundan dolayı emniyetli, huzurlu, devlet tarafından denetlemesi ve hizmet götürülmesi kolay medeniyet merkezleri idi. 
Geçmişte sâhib olduğumuz dünyanın imrendiği bu derece intizamlı şehirlerimiz, âsûde hayatların yaşandığı mahâllelerimiz, bugün artık çok az kaldığından dolayı dünya mîrası kabul edilerek korumaya alınan ‘Türk Evleri’, Türk Klâsik Musıkîmiz, Dîvan Şiir ve Edebiyatımız ve en mühimi bütün bu güzelliklerin mîmarı ‘Şehirli’ İnsanımız ve bütün bunları mânâ ve mefhumları ile mündemiç ‘Türk Kültürü’ ne oldu. 
Şehirlerimiz yazı dizisinin ikincisi olan ‘Îmar Rezâletinin Utanç Veren Neticesi : Şehirlerimiz’ başlıklı yazımızda bugünkü şehirlerimizin düzensizliğini etüd edeceğiz inşaallah.
Kenan Algün / www.haberarz.com

YORUM YAZ

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

      Yorumlar
      Toplam 1 yorum mevcut

    • Melih PERÇİN 4 ay önce yorumlandı

      kenan abi, yine hislerimize tercüman olmuşsunuz... selamlar

    GAZETE MANŞETLERİ

    HAVA DURUMU

    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    ANKET Sonuçlar Tümü

    ?Sizce en iyi yerli polisiye dizi hangisi?

    NAMAZ VAKİTLERİ

    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    SPOR TOTO SÜPER LİG

    Tür seçiniz:

    KARİKATÜR

    ARŞİV